[ Yazım Kuralları | Editörler | Dergi Hakkında | İçindekiler | Arşiv | Yayın Arama | Ana Sayfa | E-Posta ]
 Bilim, Eğitim ve Düşünce Dergisi
Ocak 2005, Cilt 5, Sayı 1, Sayfa(lar) 02
[ PDF ] [ Editöre E-Posta ] [ Yorumlar ]
Bilim Tarihi: Tarih mi, Bilim mi, Felsefe mi?
Yaman Örs
Akdeniz Ün. Tıp Fak. Deontoloji A. D., Prof. Dr.
 

Biçimsel diyebileceğimiz bir açıdan, yukardaki başlıkta tek bir soru imi olmasına karşılık gerçekte üç sorunun, ya da en azından üç şıklı bir sorunun bulunduğu söylenebilir. Anlam yönünden ve işin özünde ise, doğru yanıtın başlıktaki sorulardan / şıklardan kuşkusuz ancak birincisine yönelik olarak verilebileceği çok açık olmalıdır: Bilim Tarihi, sözcüğün gerek varlıksal (zaman içindeki akış) gerekse bilgisel (akademik bir alan) anlamında tarihtir. Bilgi yönünden / akademik yönden bir başka anlatımla da o, genel tarih alanının bilim etkinliğine yönelik altdalıdır.

Kuşkusuz dil açısından da bu böyledir, çünkü Türkçede ad tamlamalarında da vurgulanan anlam son sözcüktedir, dolayısıyla biz onun anlattığı kümeyi dikkate almak durumundayız. Demek oluyor ki, akademik yönden olduğu ölçüde bu açıdan da baktığımızda, “bilim tarihi, tarihtir.”

Ancak buna bağlı olarak “bilim tarihi, bilim değildir.” diyebilir miyiz? “Bilim” teriminin günümüzde önde gelen, “akademik” anlamları göz önüne alınırsa, bu sorunun yanıtı hem bir “evet”, hem de bir “hayır”dır. Yanıt bir yönden “hayır” olmalıdır, çünkü akademik bir alan olarak tarih, dolayısıyla bilim tarihi, “bilim” sözcüğünün, ilk, en öndeki ya da çekirdek anlamında bir bilim olamaz. Sözcüğün bu anlamıyla biz, fizik ve kimyayı, canlılık bilimlerini (biyolojiyi), ruhbilim (psikoloji) ile toplum bilimlerini (sosyolojiyi) ve kuşkusuz bunların altdallarını anlatmak istiyoruz. Toplu olarak “temel bilimler” adı altında topladığımız bu kümedeki etkinliklerin ortak bir amacı vardır: doğada, toplumda, dünyada, evrende değişik örgütlenme düzeylerinde sürekli olarak yinelenen gerçekler olan olguları açıklamak. İnsanla, insan toplumlarıyla ilgilenen tarih alanının konu birimlerini ise, ilkece, oluş süreleri yerine göre birkaç dakikadan birkaç onyıla dek değişse de, bir kez olup biten, zaman-yer içinde bir daha tıpkısı ortaya çıkmayacak olaylar oluşturmaktadır. Bu bakımdan, doğal olarak temel bilimler kümesinin içinde yer almayan tarih alanı, çok değişik altdalları ile birlikte tek başına bir küme oluşturmaktadır.

Akademik alanlar arasında, kuşkusuz yine altdallarıyla birlikte tek başlarına birer küme oluşturan başka etkinlikler de vardır: matematik, mantık, felsefe, eğitim, iktisat, coğrafya, arkeoloji... İşte bütün bunları içine alarak yüksek eğitimde temsil edilen tüm alanlar da, sözcüğün ya da terimin en geniş, en kapsamlı anlamında “bilim” kümesinde toplanmaktadır. O zaman, tarihin, dolayısıyla bilim tarihinin, sözcüğün geniş anlamında bir bilim olduğunu söylemek, böylece yukarda sorduğumuz soruya “evet” yanıtını vermek de hiç yanlış olmayacaktır.

Tarihle ve bilimle ilgili olarak buradaki genel, akademik ya da yöntembilgisel (“metodolojik”) tartışmamızı, bu ek sayıda çıkacak yazıların içerikleriyle ilişkilendirebiliriz. Burada, bilim tarihinin evrimsel, toplumbilimsel ve felsefi yönlerden ele alındığı çok genel yaklaşımlı katkıların yanında, geniş anlamıyla bilim etkinliğinin içine giren alanlardan örneğin matematik’in tarihine yer verildiğini görüyoruz. Bunun yanında, temel bilimler arasında kimyanın tarihine yönelik bir yazı bulmaktayız. Bu ekte, tarım ve sağlık bilimlerinden dişhekimliği gibi, temel bilimlerin kendileri için gerekli ya da olmazsa olmaz koşul oluşturdukları ve “uygulamalı bilimler” olarak bilinen alanların tarihi de vardır. Akademik alanlar içinde mühendislik de uygulamalı bilimler içinde yer aldıklarına göre, ekimizdeki “teknoloji politikaları tarihi” de, belki en uygun olarak bu küme içinde düşünülebilir. Her durumda bu ekte, bilim alanlarının / bilimsel uğraşların genel tarihlerine yer verilmiş, onların altdallarının, az ya da çok dar uzmanlık dallarının gelişmeleri gündeme getirilmemiştir. Ancak buradaki bağlamımızda son olarak, ekte çıkan, Cumhuriyet döneminde ana çizgileriyle bilim tarihi konusunun, ülkemize, dolayısıyla zaman-yer içinde özel bir kesite yönelik olduğunu söyleyebiliriz.

Başlıkta dile getirilen sorular içinde belki en çok tartışma yaratacak olanının, “Bilim Tarihi Felsefe midir?” sorusu olduğu açıktır. Bunun nedeni açık olmalıdır: “Bilim tarihi” teriminin, felsefe etkinliğini anlam ya da içerik / kapsam açısından doğrudan düşündüren herhangi bir yönü yoktur. Yazarınızın bu soruyu bu bağlamda gündeme getirişinin nedeni ise, doğrudan kavramsal ve yöntembilgisel olmaktan çok, Bilim Tarihi alanının yirmi yılı aşkın bir süredir üniversitelerimizde Felsefe bölümlerinin içinde anabilim dalı olarak yapılandırılmış olmasıdır. Oysa yazarınızın bildiği kadarıyla, bu bölümlerde birer Bilim Felsefesi anabilim dalı bulunmamaktadır. Öyle olsaydı, o zaman bunların içinde birer Bilim Tarihi bilim dalının bulunması, akademik yöntembilgisi açısından uygun kaçardı.

Gerçekte anlaşılması güç olan bu durumu, bilim tarihi alanında, daha doğrusu onun yöntembilgisinde dünyada kabaca yarım yüzyıldır gözlenen anlayış ve yaklaşım değişiklikleri ile bunların üniversitelerdeki ilgili yapılanmaya yansıması açıklayabilecektir. Yazarınızın bildiği ve çıkarabildiği ölçüde bunun da başta gelen nedeni, alışılagelmiş, ya da yeni yaklaşımda “ders kitaplarında geçen” bilim tarihi olarak, genelde de “pozitivist” nitelendirmesiyle bilinen “eski” bilim tarihinin yerine, görünüşe göre çok yönlü bir tarih anlayışının egemen olmasıdır.

Bu değişimi ayrıntılarıyla ele alıp tartışmak için burada kuşkusuz yeterince yerimiz bulunmuyor. Ancak bir akademik disiplin olarak bilim tarihinin çağımızdaki gelişmesiyle ilgilenenlerimizin çok yakından bilecekleri gibi, başka türden etmenler bir yana, akademik düzeyde bu yolun açılmasında en önde gelen kişi, Thomas S. Kuhn olmuştur. Kendisinden önce yirminci yüzyılın ortalarında böyle bir yaklaşımın üzerinde duran Alexander Koyré’nin yolunu izlemiş, onun yaklaşımını geliştirmiş olan Kuhn, alanının tarihiyle çok yakından ilgilenen bir fizikçidir. Fizik tarihinin yanında, genel olarak Batı biliminde Yeniden Doğuşla birlikte gündeme gelen gelişmeyi, evrimi incelemiştir. Sanırım bekleneceği gibi onun bu bakımdan incelediği bilim alanları, en başta fizik olmak üzere temel bilimlerdir. Onun yaklaşımının buradaki bağlamımızda vurgulayabileceğimiz temel noktası, bu konuda daha önceleri büyük ölçüde egemen olan bilimde birikimsel gelişme anlayışının çok yerinde olmadığı; bilimin evriminde ussal, mantıksal, içrel ya da “teknik” öğelerden çok, başta psikolojik olmak üzere dış etmenlerin etkili olduğudur. Buna göre, bilimsel kuramlar başta olmak üzere bilim etkinliği için çok önemli olan kavramsal yapının ve felsefi önkabullerin oluşturduğu Çerçeve’lerin (“Paradigma”ların) kökten değişip yaşlı kuşağın kabul ettiği eskilerinin yerini genç kuşakların benimsemeye başladığı yenilerinin alması, temel bilimin / bilimlerin

gelişmesinde en belirgin ve belirleyici özelliktir.

Görüldüğü ve bilindiği gibi, Kuhn’un temel bilim anlamında bilimin gelişmesine, dolayısıyla bilim tarihine yaklaşımı, evrimsel olduğu ölçüde felsefi bir yaklaşımdır. Onun, “Bilimsel Devrimlerin Yapısı” başlıklı kitabını yakından tanıyanlar, buradaki “felsefi” olma özelliğinin, yazarın kullandığı dil ve anlatım biçimleriyle de pekiştirildiğini bileceklerdir. Sonuç olarak, onun görüşlerini benimseyen akademisyenler arasında felsefecilerin yeri görünüşe göre önemli olmuş; belki başta Amerika olmak üzere değişik ülkelerin üniversitelerinde Bilim Tarihi alanı, felsefe bölümlerinde yer almıştır. Bunun sonucu olarak da bu alan, akademik olarak bir bakıma felsefenin kapsamında algılanmaya başlamıştır.

Bu arada, “postmodernizmin” etkisi altında özellikle kuramsal fizik ve toplumbilim gibi çok değişik iki temel bilimde; ayrıca tıpta, en başta da onun ruh hekimliği dalında gözlediğimiz, yaklaşım, yöntem, üretim vb. açılarından bilimden uzaklaşma ve “felsefeleşme” eğilimi, bilim tarihi için de söz konusu mudur? Kuşkusuz bu soruya az çok açık bir yanıtın verilebilmesi için, konunun bilgi ve kavram düzeyinde yakından incelenmesi gerekecektir. Ben buradaki kısa bağlamımızda, böyle bir soruyu yalnızca gündeme getirmekle yetineceğim.

Özellikle felsefe çevrelerinde ve görünüşe bakılırsa sık olarak, “bilimlerin felsefeden çıktığı ya da doğduğu” gibi bir sav vardır; burada, açıkça belirtilmediği zaman da “bilim” olarak temel bilimlerin anlatılmak istendiğini varsaymak doğru olacaktır. Ancak gerçekte acaba öyle midir? Fizik, kimya, canlılık bilimleri, ruhbilim ve toplumbilim gerçekten “felsefeden mi çıkmışlardır”? Temel bilimlerin gelişmesine bir ilk ve yüzeyel bakışta doğru gibi görünebilecek bu sav aslında bir yorumdur ve kanımca doğru bir yorum da değildir. Temel bilimlerle felsefenin, ilk ortaya çıkışlarından başlayarak, dünyayı anlamak ve açıklamak biçiminde özetleyebileceğimiz ortak amaçlarını dikkate aldığımızda, onların gelişmelerinin, dolayısıyla tarihlerinin de yerine göre önemli ölçüde kesiştiklerini görüyoruz. Ancak bu kesişmeyi, temel bilimlerin tarihi (ve kapsamlı anlamında da bilim tarihi) ile felsefe tarihinin özdeşliği noktasına götüremeyiz. Buradan yola çıkarak, temel bilimle felsefenin, başlangıçta olduğu gibi daha sonra da uzun bir süre, bir “bilim - felsefe ikilisi” oluşturduklarını; Avrupa’da Yeniden Doğuştan günümüze uzanan bir gelişmeyle, önce fizik ve dallarının, en sonunda da toplumbilimin bu kümeden ayrılıp kendi yöntembilgisel bağımsızlıklarına kavuştuklarını söyelememiz gerekir. (Yine bu yönden bakıldığında, günümüzde, daha doğrusu çağımızda felsefe de bir anlamda tek başına kalmış, ancak yöntembilgisel arayışını tamamlayamadığı (ve büyük olasılıkla hiç tamamlayamayacağı) için yöntembilgisi açısından bağımsızlığına kavuşamamıştır; felsefe etkinliğinde çok değişik yöntembilgisel yaklaşımların / okulların bulunuşu, ona bu olanağı tanımamaktadır.)

Bütün bunlara göre, tarihsel açıdan da bakıldığında, Bilim Tarihi alanının bir başka alanın, felsefenin (ve felsefe tarihinin) içinde düşünülmesi, kuşkusuz tümüyle dayanaksız kalmaktadır. Burada, her tartışma konusunda olduğu gibi akademik alanlar arasındaki ilişkilerin ele alınmasında da, benzerlikler zemininde ayrılıkların vurgulanmasının gerektiğini kuşkusuz unutamayız.

Bilim Tarihi alanının Kavramsal ve Genel Yönleriyle ele alındığı bu ek sayıda yazarınız, konuya temel, akademik yöntembilgisi açısından yaklaşmıştır. Sayıdaki birtakım başka yazıların da gösterdiği gibi bu yaklaşım, kuşkusuz bu konuda kavramsallığa yönelik tek açıyı göstermemektedir. Öte yandan onun bu yazısı, bilim tarihi konusunun yöntembilgisi açısından tartışılmasını kuşkusuz kendi açısından da tüketmiş değildir. Yazarınızın bu bağlamdaki katkısı bu konuda söz konusu açının genişlemesine katkıda bulunacaksa, onun yazısından beklentisi büyük ölçüde gerçekleşmiş olacaktır.

[ Başa Dön ] [ PDF ] [ Editöre E-Posta ] [ Yorumlar ]
[ Yazım Kuralları | Editörler | Dergi Hakkında | İçindekiler | Arşiv | Yayın Arama | Ana Sayfa | E-Posta ]


tarafından geliştirilmiştir